Türk-Yunan meselesinde krizlerin ötesinde bir gelecek mümkün mü?
Ege ve Doğu Akdeniz’deki gerilim yalnızca sınır ve enerji meselesi değil; tarihsel hafızanın, güvenlik algılarının ve kimlik inşasının şekillendirdiği çok katmanlı bir süreç. İstanbul Medipol Üniversitesinde düzenlenen söyleşide, Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel arka planı, güvenlik politikaları, enerji jeopolitiği ve kimlik inşası gibi başlıklar akademik perspektifle ele alındı.

İstanbul Medipol Üniversitesi Modern Araştırmalar ve Strateji Kulübü (MASK) tarafından düzenlenen “Ege ve Doğu Akdeniz’de Güç Mücadelesi: Türk-Yunan İlişkileri ve Kıbrıs Söyleşileri” etkinliğinde, iki ülke arasındaki kronikleşmiş sorunlar ve çözüm imkânları ele alındı.
Güney Kampüs Konferans Salonundaki programa, Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğr. Üyesi Doç. Dr. Fuat Aksu ile İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Öğr. Üyesi Doç. Dr. Esra Özsüer konuşmacı olarak katıldı. Akademisyenler, Türk-Yunan ilişkilerini tarihsel arka planı ve güncel gelişmeleriyle değerlendirdi.
Söyleşide, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarından enerji jeopolitiğine uzanan başlıklar kapsamlı biçimde analiz edildi. Katılımcılar, bölgedeki güç mücadelesinin yalnızca diplomatik bir uyuşmazlık olmadığını; tarihsel travmalar, stratejik güvenlik algıları ve karşılıklı tehdit değerlendirmeleriyle şekillenen çok katmanlı bir süreç olduğunu vurguladı.

DOÇ. AKSU: LOZAN BELİRLEYİCİ ROL OYNUYOR
Doç. Dr. Fuat Aksu, Türkiye’nin dış politika tarihindeki kriz istatistiklerini paylaşarak konuşmasına başladı. 2016 yılına kadar tespit edilen 36 önemli krizin yarısının Yunanistan ile yaşandığını belirten Aksu, günümüzde bu sayının 50’yi aştığını ifade etti. Bu tabloyu ilişkilerin süreklilik arz eden yapısının göstergesi olarak değerlendiren Aksu, Lozan Antlaşması’nın hâlâ belirleyici bir rol oynadığını ve deniz yetki alanlarındaki belirsizliklerin krizleri tırmandıran temel unsur olduğunu söyledi.
Mevcut durumu çok boyutlu bir çerçevede ele alan Aksu, konuya dair şu tespiti yaptı:
“İncelediğimiz bu konu; askeri, sosyal ve siyasal boyutları olan, tarihsel süreç içerisinde farklı siyasi liderlerin yaklaşımlarından önemli ölçüde etkilenmiş bir ilişkiler bütünüdür.”
Aksu ayrıca, sınır meselelerinin yalnızca karada değil denizde de hayati önem taşıdığını, 1990’lı yıllarda yaşanan krizlerin bu belirsizliklerin ne kadar hızlı tırmanabildiğini gösterdiğini sözlerine ekledi.
“STRATEJİK ADIMLAR GÜVENLİK ALGISINI ŞEKİLLENDİRİYOR”
İlişkilerin yalnızca diplomatik metinlerle sınırlı olmadığını vurgulayan Aksu, Türkiye’nin çoğu zaman savunmacı bir kriz yönetimi izlediğini belirtti. Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetine değinen Aksu, “Artık mesele sadece toprak değil; enerji kaynakları, ruhsatlandırma faaliyetleri ve uluslararası anlaşmalar üzerinden yürüyen bir fiili durum yaratma politikasıdır.” diyerek sürecin karmaşıklığına dikkat çekti.
Karasuları meselesinin bir ulusal güvenlik başlığı olduğunu hatırlatan Aksu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konudaki kararlılığının stratejik önem taşıdığını söyledi. Bu tür adımların karşılıklı güvenlik algılarını etkilediğini belirten Aksu, “Yalnızca kriz anlarını değil, kriz sonrası süreçleri de analiz etmek gereklidir.” diyerek kalıcı çözüm için diplomasi sonrasındaki takibin önemine işaret etti.
![]()
DOÇ. ÖZSÜER: MODERN DEVLETLER SADECE KURUM DEĞİL, HAFIZA İNŞA EDER
Doç. Dr. Esra Özsüer ise konuşmasında kimlik ve toplumsal algı boyutuna odaklandı. Modern devletlerin kuruluş sürecinde yalnızca kurumsal yapıları değil, tarihsel hafızayı ve kimlik kodlarını da inşa ettiğini belirten Özsüer, 19. yüzyıldaki bağımsızlık döneminin karşılıklı algıların sertleştiği önemli bir kırılma noktası olduğunu ifade etti.
Yunan ulusal kimliğinin Osmanlı’ya karşı verilen mücadele üzerinden şekillendiğini dile getiren Özsüer, durumu şu sözlerle özetledi:
“Yunanistan, Osmanlı tebaasından doğmuş bir devlet olarak kendi ulusal kimliğini ‘Türk’ü öteki olarak konumlandırarak inşa etti. 1844’te dile getirilen Megali İdea, başlangıçta bir kimlik tanımıyken zamanla genişlemeci bir siyasi ideolojiye dönüştü.”
“COĞRAFYA DEĞİŞTİRİLEMEYECEĞİNE GÖRE BİRLİKTE YAŞAMAYI ÖĞRENMELİYİZ”
İlişkilerin yalnızca gerilim başlıklarından ibaret olmadığını, afet dönemlerindeki dayanışma ve kültürel etkileşim gibi insani boyutların da bulunduğunu hatırlatan Özsüer, barışın ancak sürdürülebilir ve istikrarlı adımlarla mümkün olabileceğini söyledi. Kolektif hafızanın siyasetçilerin hareket alanını sınırladığını vurgulayan Özsüer, “Coğrafya değiştirilemeyeceğine göre, iki ülke de uzun vadede birlikte yaşamayı ve küçük ama kararlı diyalog adımları atmayı öğrenmek zorundadır.” ifadelerini kullandı.
Son Güncelleme Tarihi: 16/04/2026 - 15:08